14. Anadolu Buluşmaları: İnsanı Yeniden Düşünmek

0
11

Anadolu Platformu tarafından bu sene 14.’sü düzenlenen Anadolu Buluşması “İnsanı Yeniden Düşünmek” üst başlığı Ankara Kızılcahamam’da başladı.

9-14 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen buluşmaya Türkiye genelinden çok sayıda üye STK’ların müntesipleri, akademisyenler, kanaat önderleri ve STK temsilcileri katılıyor.

Buluşmanın açılış konuşmasını Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir yaptı. Konuşmasına Şeyh Galip’in “Ey insan evladı! Kendine saygıyla ve hürmetle yaklaş. Çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü ve en değerlisi olan insansın” sözüyle başlaya Aldemir, sözlerini şöyle sürdürdü; “Küreselleşen dünya düzeninin hegemonyası altında kozmopolit bir hayat yaşayan günümüz insanları, yaşadığı sarsıcı dönüşümler sonucu kendi metafiziğine, tarihine ve dünya tasavvuruna yabancılaşmıştır. Doğumdan ölüme bütün hayatları açlık, sefalet, sömürü ve yoklukla mücadele içinde geçen dünyanın mazlum halkları, insanın, insanlığın yeniden hayatlarına, evlerine, devletlerine, ekonomilerine, eğitimlerine gelmesi için sabırsızlıkla bekliyorlar.

İnsan hisle müşahede edilen beden, akıl ile idrak edilen ruhtan oluşan bir varlıktır. İnsan kendisiyle başı dertte olandır.  Hayat, dediğimiz mefhum insanın kendisiyle olan derdinin asırlar boyu tekerrüründen ibarettir. Sürekli sorun çıkaran, ancak sorunları başka başka adlarla adlandıran bir canlıdır insan.

Hüsamettin Arslan “İnsan; kendisine, hayvan ve bitki âlemine, doğaya, suya, havaya, ateşe ve toprağa sorun çıkarandır.” der. Endülüslü İbn-i Hazm ise “İnsanın insandan çektiğini, insanoğlu yırtıcı hayvanlardan çekmedi.” der.  Modern dünyada İnsan, sayıların, verilerin, istatistiklerin, sıfatların ve etiketlerin konusudur. İnsana dair tüm sorunlar, insandan bağımsız bir şekilde ele alınıyor.

Oysa insan tanımlanmadan veya tanınmadan insanlık sorunları çözülmeye çalışılıyor. Eğitim sorunu, ekonomik kriz, terör, işsizlik, gelir adaletsizliği gibi konulardan bahsediliyor ama bunların insanla ilgili olduğu çoğu zaman unutuluyor. Merhum Aliya’nın dediği gibi; “Tek tek insanları sevemeyenler, insanlık (hümanizm) kavramını icat etmişlerdir hem kullanmak hem de rahatlamak için.”

Çağdaş Batı düşüncesine göre insan, kendisini hem nesne kıldı hem de kendisini anlamaya çalışan bir özne olma pozisyonunda oldu. Biz kendimizin hem nesnesi hem de öznesi olabilir miyiz? İnsan bir işarettir. Ama işaret ettiği bir şey de vardır! O zaman insanın işaret ettiği şey nedir? Biyolojik doğası mı? Psikolojik yapısı mı? Sosyolojik yönü mü? Siyasal amaçları mı? Ekonomik dürtüleri mi? Hayatı, iyiyi ve kötüyü anlamlandırdığı inançları mı? Yahut tüm diğer canlılardan kendisini onunla ayırdığı akıl ve iradesi midir?

Bu sorulardan birini merkeze almak hissî, vicdanî veya aklî yapısını göz ardı etmek anlamına gelir. Bu yöntemle varacağımız yer, İhsan Fazlıoğlu’nun dediği gibi ya hayvanîlik ya mistiklik veya vahşilik olacaktır. O zaman şunu söylemek zorundayız: İnsan indirgenemez bir varlıktır.  İnsanı anlamamızın yolu ancak insanın bütün yönlerini herhangi birine indirgemeden bir arada ele almamıza bağlıdır.

Ebu Hayyân Tevhidî’nin ifadesiyle insan; kalıbıyla şahıs, benliğiyle zat, ruhuyla cevher, vahdetiyle küll, kesretiyle tek, hissiyle fani, ruhuyla baki, intikal ve kemal yönünden diridir. İhtiyaç bakımından noksan, istek bakımından tam, varlığın özü, kendisinde her şeyden bir şey bulunan ve her şeyle alakadar olan varlıktır. İşte, insan budur der.

O halde Müslümanlar olarak sünnetullahın idrakine yeniden varmalıyız. Vakit, fıtratullahı muhafaza etmenin, fizik ile metafizik arasındaki anlamlı ve tutarlı dengeyi yeniden kurmanın vaktidir. Acziyetimizin bir kez daha farkına varmanın, yüzümüzü ve yönümüzü bâkî olana yöneltmenin anlamını idrak etmeliyiz.

Tedbirle tevekkülü, dua ile gayreti, teslimiyet ile mücadeleyi aynı anda sürdürmek durumundayız. İnsani yönden gelişmişliği ile yüzleşmek zorundayız. İnsani gelişmişliğimiz bizim dünya, ahiret ve insan olmak ekseninde gerçek değerimizi gösterir. Yaşadığımız şehirlerde, ülkede, dünyada sadece bizim gibi düşünenlerle bir arada değiliz.  Her farklılıkla kendimiz kalarak, saygın bir şekilde bir arada yaşamayı başarmamız gerekir.  Hz.  Peygamberin Medine şehir tasavvuru bu farklılıkların gözetilmesini ve her varlığın hukukunun korunmasını esas alıyordu.

Yardımlaşan, vicdanlı, merhametli, adil insanlardan oluşan “dayanıklı toplum”un var olmasına daha fazla ihtiyacımızın olduğu bugünlerde toplumsal benliğimizi ve kendimizi tanımadıkça rabbimizi tanıyamayız. Dolayısıyla insanın ontolojik çabası salt/birey olma çabasından uzak olmak durumundadır. Tek başına kurtuluşun mümkün olmadığını idrak etmek zorundayız. İçinde yaşadığımız toplumun iyi, güzel ve sağlıklı olduğu takdirde bizim de iyi, güzel ve sağlıklı olacağımızı bir kez daha anlamanın tam zamanıdır.

Türkiye’nin de geçmişte ve şimdi yaşadığı en büyük sorun ne terör ne işsizlik ne de konut sorunudur. En büyük sorunumuz insandır. İnsanın eğitimidir, maarif sorunudur. Maarifi metafiziğinden arındırıp, onu politik ve ekonomik çıkarlara yönelik kurgularsak daha en başından mesele anlaşılmaz bir hal alır. “insanın ne olduğu” sorusu, geçmişten bugüne farklı bilgi ve inanç sistemlerinde ele alınıp tartışılmıştır. Soru, insanın kendisini bilme, insanı diğer varlıklardan ayıran temel özelliklerinin neler olduğunu belirleme çabasının bir sonucudur.

İnsanoğlu   etrafındaki   dünyadan, içinde   bulunduğu   varlık   evreninden, bizatihi kendisine yöneldiğinde kim ve ne olduğuna dair sorularla karşı karşıya kalır. “Ben kimim?”, “diğer canlı türlerinden insanı ayıran hususlar nelerdir?”, gibi sorular, nihayetinde “insan nedir?” sualinde hulasa olur. “İnsan nedir?” sorusuna, Batı felsefi geleneği kendi içinde ortak bir anlayışa sahip olmamakla birlikte çeşitli cevaplar üretmiş ve bu cevaplar bütün bir dünyada modern insana dair tüm yaklaşımların neredeyse referans noktası haline gelmiştir.

Ne var ki insanlık tarihinin zaman ve mekânda almış olduğu mesafe ve tecrübeye kıyasla oldukça kısa olan bir durağına karşılık gelen batı düşüncesinin yegâne belirleyici hale gelmesi, birçok noktada olduğu gibi, insan anlayışını da kusurlu ve hasarlı hale getirmiştir.

Çağdaş dünyada mevcut olan bilişsel, nörobilimsel veya yazılımsal insan tasavvurları nihayetinde insanı sayısal ve biyo-psikolojik bir varlık olarak telakki ediyor. Ancak tüm bu düşünceler bütün kültürlerce kabul edilen ve insanın yaratılışında kendisine bahşedilen “ruha” veya “töze” dair esasları kapsayabilmek ve kavrayabilmekten uzaktır.

İnsanın dünyaya gelmesinden tutun da aşama aşama hayatının bütün evrelerinde her zaman bir şeylere bağımlı olan bir varlıktır.  Ayrıca insan hata yapan, yanılabilendir. İnsan hayatının her safhasında bağımlı bir varlıktır ve hiçbir zaman bundan müstağni kalamaz.  O halde, bir bağımlı varlık olarak insandan bahsettiğimizde aslında insanın özünde bulunan bir esasa vurgu yapmış oluruz.

Bu esas da ubudiyettir. Yani insan özü itibariyle bir kuldur. Kul olan insan, insan kalma ve insanlığını sürdürebilme imkânına ancak kendisinden üstün ve mutlak olan bir varlıkla bağ kurabildiğinde kavuşmaktadır.

İnsanlar, tek tek fertler olarak kendi kendilerine yetersizdir; insanlar tek başlarına karşılayamayacakları kadar çok sayıda alanda diğerine muhtaç yaratılmışlardır. İnsan hem içinde yaşadığı toplumun bir ferdi hem de yüzyılların birikimiyle oluşan kültürel mirasın bir parçasıdır.

Evlatlarımıza dinin esas kaynaklarındaki adil, sürekli yenilenebilir anlayışı ulaştırmamız gerekiyor. İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri anlaşılmaktır. Bu da ancak karşılıklı anlayış göstermekle mümkün olabilir. Aşık Veysel ne güzel söylüyor: “Anlatamam derdimi dertsiz insana / Dert çekmeyen dert kıymetin bilemez”.

Kızılderili Şef Seattle’ın 1854 yılında topraklarını satın almak isteyen ABD Devlet Başkanı Franklin Pierce’a yazdığı mektup insanın tabiatla ilişkisini tam anlamıyla ortaya koymaktadır. “Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin: Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur.  Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler.  Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün her şey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.”

14.sünü gerçekleştirdiğimiz “İnsanı Yeniden Düşünmek” başlıklı Anadolu buluşmasını oldukça önemsemekteyiz. Bu vesileyle insan meselesini birçok veçhesiyle ele almak, süreç içinde yaşadığı dönüşümleri tespit ve tahlil ederek insana dair doğru kavrayışlara ulaşmayı amaçlıyoruz.

Bu buluşmada ülkemizin önemli birçok mütefekkiri ve akademisyenini ağırlayacağız. Yapacağımız oturumlarda; Felsefi anlamda insanı, İslam ve batı düşüncesinde süreç içerisinde insana dair yaklaşımları, İslam insan anlayışının bugün için ne ifade ettiğini? Beşeriyet, ademiyet ve insaniyet, diğer dinlerin insana bakışı, Farklı insan anlayışlarının ne tür sonuçlar doğurduğu? Politik, ekonomik ve ideolojik bir varlık olarak insanı, Modern devlet telakkisinin insanı nasıl tasavvur ettiği? Gelişen teknolojiler ve bilim bağlamında insanı, Müslüman çocuğu yeniden düşünmek, Krizdeki insanlık durumuna karşı alternatif yaklaşımların neler olduğu gibi birçok önemli başlık ve soru ele alınacaktır” dedi.

Ardından selamlama konuşmalarına geçildi. Selamlama konuşmalarında Mehir Vakfı Başkanı Mustafa Özdemir, Mavera Vakfı Başkanı Mehmet Koca, İmece Grup Başkanı Yunus Aksu birer selamlama konuşmaları yaptılar. Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir, Yunus Aksu ve Yunus Hamallara buluşmaya yaptıkları katkılardan dolayı plaket takdim etti.

Buluşmanın açılış kısmının son konuşmasını Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz yaptı. Konuşmasına “İnsan nedir?” sorusu ile başlayan Şengöz, sözlerine şöyle devam etti; “Evet değerli dostlar, konumuz insan. Doğu irfanının büyük bilgesi Sadi Şirazi “İnsan nedir?” sorusuna “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endişe” yani “İnsan birkaç damla kan ve yüzbinlerce endişedir.” şeklinde bir cevap veriyor.

Bu şüphesiz ki bir bilgenin, bir sufinin, bir düşünürün bütüncül bir insan tanımı değildir. Sadi bu sözüyle insanın dizginleyemediği ihtiras ve arzularıyla ne hale gelebileceğini belirterek insanın “kan ve endişe”den öte bir anlamı olması gerektiğini söylemek istiyor.

Modern zamanlarda insan tam da Sadi’nin söylediği şekilde tanımlanıyor. Zira son asra damgasını vuran pozitivízm insan konusunda da hiçbir teolojik ve metafizik açıklamaya itibar etmeyerek sadece fiziksel ve maddi gerçeklikten hareketle insana yaklaşıyor.

Nitekim Koronalı günlerin ilk dönemlerinde Avrupa kıtasında yaşlıların bile bile ölüme terk edilmeleri, hatta ağızlarındaki solunum cihazlarının göz göre göre çıkarılarak başka genç hastalara takılmasının izahı yoktur.

Böylece insan, tıpkı hayvanlar gibi et, kemik, kan ve ilik gibi unsurlardan müteşekkil bir varlığa dönüşüyor. İnsanın hayvanla eşit gerçeklikte izahına, onun üstünlüğünü ve farklılığını belirtmek için ancak “düşünen, konuşan” özellikleri eklenebiliyor. Fakat bu düşünme ve konuşma özelliklerinin hangi metafizik gerçeklikle ilintili olduğu üzerinde durulmuyor.

Bir şeyin hakikat ve mahiyetini anlamak onun tarifiyle mümkündür. Konunun anlaşılması açısından insan ve ilişkili görülen bazı kavramların etimolojik ve semantik yönlerinin kısaca ele alınması gerekmektedir.

Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız. Çünkü kelimeleri anlar, kavramları bilir, duyguları ise tanırız.

O halde sözcükleri tanımadıkça dile, kavramları bilmedikçe düşünceye, duyguları tanımadıkça kendimize dair, kısacası anlamadan, bilmeden, tanımadan insanın konumuna ve değerine dair asla sağlıklı bir tasavvurun sahibi olunamaz.

Zira Kur’an’da insandan bahsedilirken, “insan” kavramına ilaveten, “beşer, nas, beni âdem, zürriyet” gibi başka kelimeler de kullanılmaktadır.

Nesiller boyu devam edecek bu gelişimin kesintiye uğramaması için Allah insanlara zürriyet vermiş ve insanların geleceğini bir yasaya bağlamıştır. Yeni nesiller önceki neslin bilgi birikiminden de faydalanarak zamanı değerlendirip geleceğe uzanırlar ve daha gelişmiş bir medeniyet ortaya koyarlar.

Düşünce tarihindeki bir diğer tanımlama biçimi de insanı niteliklerinden hareketle yapılan bir tanımlama biçimidir. Mesela Aristoteles’in in san düşünen bir hayvandır. İnsanın biyolojik varlığının yanı sıra zihnî, ahlaki ve ruhî gibi bazı değerleri olduğuna dikkat çekmiştir.

Bu anlamda da insanı diğer canlı varlıklardan ayıran özellikleri belirlenmeye, insan bu şekilde anlamaya ve tanımlanmaya çalışılmıştır.

Bu bakış bağlamında insanın tanımı hakkındaki en doğru ve isabetli bilgi kaynağı, insanı Yaratan’ın indirdiği vahiydir. Vahyi esas almayan düşünce sistemlerinin insanı doğru tanımlaması ve konumlaması pek mümkün değildir.

Vahiyden kopuk düşünce sistemlerinin egemen olduğu özellikle günümüz dünyasında bozgunculuk kaçınılmaz bir sonuç olarak ortadadır” dedi.