14. Anadolu Buluşmaları Sonuç Bildirisi

0
22

Anadolu Platformu tarafından bu sene Ankara Kızılcahamam’da düzenlenen 14. Anadolu Buluşması beş gün süren yoğun oturumların ardından sonuç bildirgesinin okunması ile sona erdi.

Sonuç bildirgesini tertip komitesi adına Ebuzer Nas okudu. Bildirinin tamamını aşağıdan okuyabilirsiniz.

14. Anadolu Buluşmaları Sonuç Bildirgesi

Tüm insanlığın kapsamlı ve hızlı bir değişim sürecinden geçtiği dijital çağda, insan ve doğa yeniden anlamlandırılıyor. İnsanın ne olduğu sorusu, niçin var olduğu sorusu anlaşılmadan cevaplanamaz. Bununla birlikte zaman ve mekandan bağımsız bir insan tanımı da yapılamaz. Çünkü insan, anda yaşayan, dünden kopmayan, yarını planlayan bir canlıdır.

Küreselleşen dünyada kozmopolit bir hayat yaşayan günümüz insanı, kendi metafiziğine, tarihine ve dünya tasavvuruna yabancılaşmıştır. Modern dönemde ideolojilerin ve ekonomik yaklaşımların egemen olmasıyla birlikte insanın mahiyetine ve mesuliyetine dair klasik tasavvurlar sarsılmış ve insanlık tarihindeki en kritik kırılmalardan biri yaşanmıştır.

Modern dünyada insana dair sorunlar, insan dışlanarak ele alınmaktadır. Modern insan; sayıların, verilerin, istatistiklerin, sıfatların ve etiketlerin konusu haline gelmiş durumda. Modernlik, gökle yer arasındaki bağı koparmış, bu rabıtanın kopmasıyla insanda ademden beşere düşüş başlamıştır.

Yeni yüzyılda, özellikle yapay zeka, robot teknolojileri, nörobilim ve genetik gibi bilim ve teknoloji dallarında yaşanan gelişmeler, insan varlığını ve mahiyetini tartışılır hale getirmiş ve bir anlam krizi üretmiştir.

İnsanlığın karşılaştığı tehditlerden biri de ekonomiktir, ancak bunun temelinde yatan ise adalet krizidir. Çünkü yeryüzünde görülen açlık, fakirlik ve yoksulluk gibi problemler, kaynak yetersizliğinin değil, kaynakların adaletsiz dağıtılmasının ve sömürgeci zihnin bir sonucudur.

Bununla birlikte insanlığın yaşadığı en büyük kriz, kendi yaşama amacını unutmasıdır. İnsanın ve insanlığın ne olduğu sorusu hâlâ önümüzde duran en önemli sorudur. Kim olduğunu bilmeyen, ne istediğini bilemez. İnsanın insanla ilgili malumatı arttıkça, insanın bilinmezliği de artmaktadır.

Felsefi düşünce insanı erken fark etmiş, çabuk unutmuş, geç hatırlamıştır. Fakat hep yanlış anlamıştır. Zira onu, yaşayan bir varlık olarak değil; soyut ve statik bir nesne olarak düşüncenin konusu kılmıştır. Modern felsefe ve pozitif bilim, insanı nesneleştirmiştir.

Modernizmin ürettiği “üst-insan” tasavvuru, İslam’ın “kamil-insan”ını yeryüzünden kovar hale gelmiştir. Halbuki birey, aile ve toplumun temeli ahlaktır. Ancak modern insanın yaşadığı anlam krizi, bir ahlak krizi doğurmuştur. Ahlak ise ancak ötekinin varlığıyla hayat bulur. Ötekine karşı davranışın esasları ise saygı ve sağduyudur.

Kendi tarihini ve kültürünü bir yük olarak gören ve ondan hızla kurtulmak isteyen Batı’nın ve bizdeki Batı hayranlarının anlayamadığı nokta; bayındır sokaklar, yüksek binalar, her türlü teknolojik gelişmişlik; insanın anlam dünyasıyla buluşmadığı sürece, insani krizin önüne geçilemediğidir.

Modern insan, metafiziğinden arındırılmış, politik ve ekonomik çıkarlara yönelik amaçlarla kurgulanan eğitim sistemiyle varlığını sürdüremez. Dolayısıyla, eğitim ne dünü anlama sanatı ne çağın gerekliliklerine icabet etme pratiği ne de geleceğe hazırlanma yarışıdır. Eğitim, insanın kendisini tanıma, anlama ve anlamlandırma sürecidir.

İnsan sadece biyoloji, psikoloji, sosyoloji, siyaset veya ekonomiden herhangi birinin konusu olarak değerlendirilemez. Çünkü insan indirgenemez ve bütünlüğü bozulamaz bir varlıktır. İnsan fıkha göre mükellef, kelama göre iman eden, felsefeye göre akleden, tasavvufa göre de aşık olan bir varlıktır. Oysa insan bunların biri değil, bilakis hepsinin toplamıdır.

İslam medeniyetinde insan, içinde yaşadığı doğadan ayrı olarak düşünülmemiştir. İnsan ve doğa, bir bütünlük içinde değerlendirilmiştir. Çünkü insan, bir yandan bedenden diğer yandan da ruhtan oluşur. İnsanlık tarihi, insanın anlam arayışının tarihidir. İnsanın ruhu iyi olmadan bedeni, bedeni iyi olmadan da ruhu iyi olamaz.

İnsan, iyiliğe ve kötülüğe meyletme fıtratına sahip bir varlıktır. İnsanlık tarihi de iyilik ile kötülük, adalet ile zulüm, insanlık değerleri ile beşeri güdüler arasındaki bir çatışmadan ibarettir.

Yaratılış itibariyle eksik ve aciz olan insan, kendisine bir üst referans alanı belirlemediği sürece, tamamlanma aşamasına geçemeyecek ve varlığına yönelik her türlü saldırıya açık hale gelecektir. İnsan, ancak dünyayı, evreni ve zamanı emanet gören bir yaklaşımla anlamını ve değerini kazanır.

Birbirimizi daha iyi tanımamız için bizi milletlere ve kabilelere ayıran Rabbimizin muradı, sürekli olarak birbirini tanımlayan ve ayrıştıran değil, birbirini tanıyan, tamamlayan ve anlamaya çalışan olmamızdır.

İnsanlığın anlamı veya insani değerler, ancak davranış ve tutumlarla ortaya çıkar. İnsanın kemale ermesi, ancak dünya ve ahiret dengesinin sağlanmasıyla mümkündür. Bu dengeyi sağlayacak olan gerçek gelişmişlik; zayıfları, güçsüzleri ve diğer varlıkları fark etmektir.

Tek başına kurtuluşun mümkün olmadığını, içinde yaşadığımız toplumun doğru, iyi, güzel ve sağlıklı olması durumunda kurtulacağımızı bilmeliyiz.

İnsan ile tabiat arasında yeni bir merhamet sözleşmesine ihtiyaç var. İnsanın kendi hayatını anlamlandırması ile tabiatı açıklaması arasında karşılıklı bir ilişki bulunmaktadır.

İnsanı ayakta tutan değerlere büyük ihtimam göstererek bir istikamet oluşturulmalıdır. Bu istikamet, irade ve aklı, kulluk ile buluşturmalıdır.

İslam dünyası kendi değerlerini Batı terminolojisiyle ifade edemez. Çünkü bütün gelişmişliği ve kazanımlarına rağmen Batı, insani anlamda bir krizle karşı karşıyadır.

Bütün sorunlarına rağmen İslam dünyasında, insanlık değerlerini yeniden yeşertecek bir potansiyel bulunmaktadır. Batılıların İslam dünyasına yönelik saldırısının temelinde de bu potansiyel yatmaktadır. İslam dünyası güçlü bir potansiyele, ancak zayıf bir dinamiğe sahiptir.

Kapitalizmin sömürü düzeninin ortadan kalkması, ancak onun “homo-economicus” insan modelinin yerine değer yüklü bir insan modelinin geçirilmesiyle mümkündür. İslam alemi, hayatı maddeye endeksleyen seküler zihinle sadece manayı özümseyen mistisizm arasında seçim yapmak zorunda değildir. Çünkü insan, maddî yönüyle beşer, manevi yönüyle ademdir ve bu ikisi arasında kurulan dengeyle kendini gerçekleştirir.

İslam dünyası, küresel emperyalizmin ürettiği ve tüm insanlığı bağımlı kılmaya çalıştığı teknolojiyi kendi değer dünyası içinde yeniden üreterek ve doğru kullanarak çağı yakalayabilir.

Yaşadığımız sosyal hayatı ve toplumsal ilişkileri tanzim eden bir hukukun yanı sıra Allah ile olan birlikteliğimizi sağlayacak bir hukuka da ihtiyaç var. Bu hukuku tesis edecek olan, yaratılışımıza uygun, tabiat ve alemle çatışmayan; esenlik, dirlik, refah, uyum ve huzur üreten bir hayat tasavvurudur.

Farklılıkları koruyarak kendimiz kalmayı, saygın bir şekilde bir arada yaşamayı başarmalıyız. Yardımlaşan, vicdanlı, merhametli ve adil insanlardan oluşan dayanışmacı toplumun var olmasına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.